Hz. Muhammed (S.a.v.)’in İslam’ı Tebliğde Yaşadığı Sıkıntılar

Kâinatta gelmiş geçmiş tüm peygamberler çok büyük sıkıntılarla karşılaşmışlardır. Fakat bütün bu belâ ve musibetlere karşı hep sabır göstermişlerdir. Hz. Nûh’un, Hz. İbrahim’in, Hz. Yusuf’un, Hz. Lût’un, Hz. Musa’nın, Hz. İsa’nın, Hz. Yahya’nın ve Kâinatın Efendisi Hz. Muhammed’in (s.a.v.) başına gelenler, onları dâvâlarını anlatmaktan alıkoyamamış, aksine onlar sabırla Allah’ı ve O’nun emirlerini tebliğe devam etmişlerdir.

İşte peygamberlerin bu ulvi vazifeleri Kur’ân’ı Kerim’de şöyle anlatılmıştır:

“Onlar öyle seçkin kimselerdir ki, Allah’ın buyruklarını tebliğ ederler, O’nu sayıp, O’ndan çekinir ve O’ndan başka kimseden çekinmezler. Hesaba çeken olarak Allah yeter.” (Ahzab, 33/39)

Geçmiş peygamberlerin başına birçok bela ve musibet geldiği gibi, Hatem’ül Enbiya’nın (s.a.v.) hayatı da hep zorluklarla geçmiştir. Hatta Peygamber Efendimiz (s.a.v) çok daha ağır sınavlar geçirmiştir. Nitekim kendisi bu durum için “Hiçbir peygamber benim kadar eza ve cefa görmemiştir.” buyurmuştur.

Peygamber Efendimize risaletin dördüncü yılında Hicr suresinin 94. ayet-i kerimesinin gelmesiyle Peygamberimiz Mekkelileri açıktan İslam’a davet etmeye başlamıştır:

“(Ey Habibim!) Sana emrolunan şeyi (emir ve yasakları) açıkla, hak ile batılın arasını ayır. Müşriklerden yüz çevir! (Onların sözlerine iltifat etme)” ilahi emri gelince, “Ey Kureyş halkı!”

Bir gün Sevgili Peygamber Safa tepesine çıkıp: “Ey Kureyş halkı! Buraya toplanıp sözlerimi dinleyiniz!” buyurmuştur. Kabileler toplandıktan sonra da: “Ey kavmim! Hiç benden yalan söz işittiniz mi?” buyurunca, hepsi birden “Hayır işitmedik” demişlerdir. Buyurmuştur ki: “Allahü Teala, bana peygamberlik ihsan etti ve beni size peygamber olarak gönderdi.” Sonra da: “(Ey Habibim!) Onlara de ki: Ey insanlar! Ben sizin hepinize gelmiş, Allahü tealanın resûlüyüm. O Allahü teala ki, yerlerin ve göklerin sahibi ve idarecisidir. O’ndan başka ibadete müstehak yoktur. Her canlıyı öldüren ve dirilten O’dur.” mealindeki A’raf suresinin 158. ayet-i kerimesini okumuştur. Dinleyenlerden amcası Ebu Lehep kızarak: “Kardeşimin oğlu divane olmuş! Bizim putlarımıza tapmayanın, dinimizden ayrılanın sözünü dinlemeyiniz” diye küfürde diretmiştir. Orada bulunanlar dağılmış ve o gün hiç kimse iman etmemiştir. Peygamber Efendimiz’in kendi halkı onun doğru sözlü ve güzel ahlaklı olduğunu bildikleri halde ondan yüz çevirmiş ve onu düşman bilmişlerdir.

Sevgili Peygamberimiz, bu davetlerden sonra nerede bir kimse veya bir topluluk görse onlara İslam’ı anlatmıştır. O ki iki cihan Serverinin, ahir zaman peygamberinin dünyaya gönderiliş amacı tebliğ olmuştur. Böylece hakiki kurtuluşun, nefse uymaktan, zulümden, haksızlıktan ve her türlü kötü işlerden uzaklaşmakla ve Allahü Tealaya iman etmekle mümkün olacağını bildirmiştir. Ebû Cehil ve Ebû Leheb gibi müşriklere bile kaç defa gitmiş, kapı kapı dolaşmış ve hakikati anlatmıştır. Nefslerinin isteklerine ve şehvetlerine uyanlar, zayıfları ezenler ve azgınlıkta aşırı gidenler buna şiddetle karşı çıkmışlardır. Bütün bu bozuk işlerine son vereceğini görerek Muhammed aleyhisselamın bildirdiklerini inkâr etmişlerdir. O’na ve inananlara düşman olmuşlardır.

Müşrikler Hz. Peygamberin amcası Ebu Talib’e gelerek yeğeninin fikirlerinden vazgeçmesini ve bu konuda kendisini ikna etmesini istemişlerdir. Aksi halde bu işin sonunun ölüm olacağını söylemişlerdir. Ebu Talip durumu Allah Resulü’ne bildirince O (sav):

“Güneşi sağ elime, kameri sol elime koysalar ben yine de davamdan vazgeçmem.” diyerek davasındaki kararlılığı ortaya koymuştur. Bununla birlikte Allah Resûlü (s.a.v) amcasının bu teklifinden rahatsız olmuş, mahzun ve kalbi kırık olarak oradan ayrılmıştır.

Kendisini şefkatle büyüten ve onu bütün tehlikelere karşı himaye eden amcası Ebu Talip, Hz. Muhammed’in (s.a.v) ulvi fıtratına ve eşsiz ahlakına aşinadır ve onu canından, malından ve çocuklarından daha çok sevmektedir. Yeğenini yalnız bırakmaktansa O’nun yanında yer almayı tercih etmiştir. Bunun üzerine Kureyşliler Efendimizin amcasından umudu kesmişlerdir.

Bunun üzerine Kureyşliler, Peygamber Efendimizle birtakım tekliflerle uzlaşma yoluna gitmeye karar vermişlerdir. Yalnız Yüce Peygamber’in onların dünyalık tekliflerini kabul etmeyeceği aşikârdır. Peygamber Efendimize gelen heyetin başındaki kişi kendisine şöyle demiştir: “Eğer senin maksadın mal ve servet ise istediğin kadar para temin edelim. Eğer maksadın şan, şeref ve makam sahibi olmak ise hepimiz sana köleler gibi itaat edip emrini yerine getirelim. Seni başımıza hükümdar edelim. Yok eğer güzelliğe rağbetin varsa beğeneceğin en güzel kızları sana verelim.”

Kalbi teklif edilenlerden tamamen temiz olan Allah Resulü onlara şu cevabı vermiştir: “ Ben ne servet ne makam ne de saltanat peşinde değilim. Cenab- ı Hak beni bütün insanlara bir elçi olarak göndermiş, ben de O’nun emirlerini size tebliğ etmekle vazifemi ifa ediyorum. Şayet siz, bunları kabul ederseniz dünya ve ahiret saadetine nail olursunuz. Eğer reddederseniz aramızdaki davayı hakim-i mutlak olan Cenab-ı Hak fasl edecektir.”

Bu tekliflerinden de bir sonuç elde edemeyen Kureyşliler, Hz. Peygamber’i (s.a.v) risâletinden vazgeçirmek için akıl almaz eza ve işkenceler yapmağa başlamışlardır. Allah Resûlü (s.a.v) bütün bu hile, eziyet ve cefalara aldırmadan, baş eğmeden onlara sabır ve çelik bir iradeyle karşılık vermiştir.

Müşriklerin işkencelerinden bazıları şunlar olmuştur: Peygamber Efendimizin geçeceği yollara dikenler serpilmiş, namaz kılarken başına işkembe konulmuş ve kendisine her türlü hakaret reva görülmüştür.  Peygamber Efendimizin canına kastedilmiş, başına para ödülü konulmuştur. Fakat Allah Resûlü için bunların hiçbiri yıldırıcı olmamıştır. O’nun İslâm’ın ilanında göstermiş olduğu sabır, metanet ve kararlılık pek harika olmuştur. Çünkü O (s.a.v), “Şimdi sen onların dediklerine sabret” (Sad-17) ayetinin gereğince hareket etmiş ve “Sabret! Senin sabrın ancak Allah’ın yardımı iledir. Onlardan yana üzülme. Tuzak kurmalarından dolayı da sıkıntıya düşme.” (Nahl-126) ayeti ile teselli olmuştur.

Tabiî ki Allahu Teala Yüce Peygamberini müşriklere karşı yalnız bırakmayacaktır. Kainatın Sultanı, bir gün Kabe-i muazzamayı tavaf ederken Cebrail aleyhisselam gelmiş ve: “Ben onların (alay edenlerin) hakkından gelmek üzere emir aldım” buyurmuştur. Sonra oradan geçerlerken her birinin bir yerine işaret ederek, “Yakında bunların her biri bir belaya uğrar” demiştir. Bunlardan As bin Vail’in ayağına diken batmıştır. Ne kadar ilaç yapıldıysa da derde çare bulunamamış, nihayet ayağı oldukça şişmiş ve bu müşrik zat “Muhammed’in Allah’ı beni öldürdü” diye feryat ede ede can vermiştir. Esved bin Muttalib’in gözleri kör olmuş ve başı ağaca çarpılarak Cebrail aleyhisselam tarafından helak edilmiştir. Esved bin Abdiyagus’un yüzü ve gövdesi simsiyah olmuş ve evine döndüğünde tanınmamış ve evinden kovulmuştur. Kahrından başını evinin kapısına vura vura ölmüştür. Haris bin Kays da tuzlu balık yemiş; harareti arttıkça artmış; ne kadar su içtiyse kanmamış ve sonunda çatlayarak ölmüştür. Velid bin Muğire’nin de baldırına demir parçası batmış, yarası iyileşmemiş ve o da “Muhammed’in Allah’ı beni öldürdü” diye feryad ede ede can vermiştir. Böylece alay edenlerden her biri yaptıklarının karşılığını bu dünyada bulmuşlardır. Ayrıca, müşriklerin ebedi olarak Cehennem’de kalacakları ayet-i kerimelerle bildirilmiştir.

Hz. Peygamber, kısa bir süre sonra çok sevdiği memleketini terk etmek zorunda kalmıştır. Halbuki etrafında ibadet etmeyi arzuladığı Beytullah oradadır. Şehirlerin anasından ayrıldığında dönüp duygularını şu cümlelerle ifade etmiştir:

Ey Mekke! Allah’a yemin ederim ki sen, Allah’ın dünyasında en sevdiğim yersin. Yüce Allah da dünyasında en çok seni seviyor. Eğer senin ahâlin beni kovmasaydı buradan çıkmayacaktım!”

Hz. Peygamber’in karşılaştığı sıkıntılar Medine’de de devam etmiştir. Uhud savaşında sevgili amcası Hamza’yı ve birçok arkadaşını kaybetmiştir. Mu’te’de amcasının oğlu Cafer’i ve evlatlığı Zeyd’i kaybettiğinde çok üzülmüş; ama ölümün bir mekân değişikliği olduğunu bildiği için metanetini hiç bir zaman kaybetmemiştir.

Yüce Peygamber (s.a.v)  evladım dediği Zeyd Bin Harise ile beraber İslâm dinini tebliğ etmek için Taif’e gitmiştir. Allah Resûlü Hz. Peygamber (s.a.v) orada bulunan Sakif Kabilesinin büyüklerini İslâm dinine davet etmiştir. Mesîrelik bir yer olan Taif’te rahat ve rehavet halkı şımartmıştır. Onlar, Allah Resûlünün davetine icabet etmedikleri gibi, kendisine olmadık hakaretler etmişlerdir. Kabile büyükleri, gül kokulu Peygamber’i (s.a.v) taşlamaları için oradaki bazı bedevi insanları galeyana getirmiş ve Sakif Kabilesine mensup bir kısım insanlar ile beraber O’nu taşlayarak Taif’ten kovmuşlardır. Zeyd, Peygamber Efendimizi korumaya çalışmış ama Peygamber Efendimizin mübarek vücuduna isabet eden taşlar her yanını kanlar içinde bırakmıştır.

Peygamber Efendimiz o şehirden ayrılırken birdenbire Cenab-ı Hak’ın göndermesiyle Cebrail (A.S.) belirivermiştir. Cebrail Meleği eğer Habibullah dilerse çevredeki bir dağı bu azgın insanların başına geçirebileceğini teklif etmiştir. Allah Resûlü çok kırıldığı bu anlarda bile,  bu azgın müşriklerin başına bir felaket gelmesine razı olmamıştır.  Yüce Peygamber ellerini açıp Rabb’ine şöyle niyaz etmiştir:

“Allah’ım, güçsüzlüğümü, za’fımı ve insanlar nazarında hakir görülmemi Sana şikâyet ediyorum. Ya Erhamerrahimîn! Sen hor ve hakir görülen biçarelerin Rabbisin. Benim de Rabbimsin… Beni kime bırakıyorsun? Kötü sözlü, kötü yüzlü uzak kimselere mi, yoksa işime müdahil düşmana mı? Eğer bana karşı gazabın yoksa, çektiğim mihnetlere, belâlara hiç aldırmam. Ancak afiyetin arzu edilecek şekilde daha ferah-feza, daha geniştir. İlâhî, gazabına giriftâr yahut hoşnutsuzluğuna düçâr olmaktan, Senin o zulmetleri parıl parıl parlatan dünya ve âhiret işlerinin medâr-ı salâhı Nûr-u Vechine sığınırım. İlâhî, Sen razı olasıya kadar Senin affını muntazırım! İlâhî, bütün havl ve kuvvet sadece Senin elindedir.”

Allah Resulü böyle duâ ederken yanına sessizce birisi yaklaşıp Allah Resûlü’ne üzüm ikram etmiştir. İki Cihan Serveri üzüme uzanırken “Bismillâh” deyip Allah’ın adını anmıştır. Üzümü ikram eden Addas isimli köle için şaşırmıştır: “Ey gezgin, sen kimsin?” diye sormuştur. Allah Resûlü cevap vermiştir: “Son Peygamber ve son Resûlüm!” Addas bu habere çok mutlu olmuştur, heyecanı yerlere göklere sığmamaktadır. Yıllardır aradığı peygamberi bir anda karşısında bulmuş ve o an orada iman etmiştir. (İbn Hişam, Sire, 2:60-63; İbn Kesir, el-Bidaye, 3:166).

Allah Resulu büyük sıkıntılara maruz kaldığında sabretmiş; başarıya ulaştığında ya da sevindirici bir olayla karşılaştığında ise kendini kaybedecek tavırlar içine girmemiştir. Karşılaştığı sıkıntılar onu üzmüş, ama hiçbir olay mücadele azmini kaybetmesine neden olmamıştır. Düşmanlarına üstün geldiğinde onların kendisine ve Müslümanlara verdikleri sıkıntıları dikkate almayarak hep affedici olmuştur. Daha önce kendisine karşı silah kullanan ellere Yüce Peygamber ise merhamet ve şefkat elini uzatmıştır.