Osmanlı’da Gayrimüslimlere Bakış

İslâm devletlerinde halk, “Müslümanlar” ve “Gayrimüslimler” olarak ikiye ayrılır. Zimmî ise bir İslâm devletinin himayesi altında yaşamayı kabul eden ve sürekli olarak onun topraklarında oturan, onlarla anlaşma yapmış olan gayrimüslim topluluklara verilen addır. Osmanlı döneminde de gayrimüslimler için “zimmî” kavramı kullanılmış ve yeni yerler fethedildiğinde buradaki halkla dinlerini ve inançlarını devam ettirebilecekleri ve ibadethanelerine dokunulmayacağı konularında güvence veren anlaşmalar yapılmıştır.

Ecdadımız halkını etnik kökenine bakmaksızın yani Türk, Rum, Bulgar, Arap olarak değil; Müslüman, Hıristiyan, Yahudi olarak dikkate almış ve öyle gruplandırılmıştır. Osmanlı Devleti’nde bu gurupların her birine “millet” denilmiştir. Osmanlı Devletinde her bir millet yan yana ibadet etme ve kendi kültürel kimliklerini zenginleştirme imkânı bulabilmişlerdir. Gerçekten de Osmanlı Devleti, çağdaşları arasında başka dinlere mensup olanlara en müsamahalı davranan devlet olmuştur.

Kuran’ı Kerim’in “İnsanları Rabbinin yoluna hikmetle güzel öğütle davet et. Ve onlarla mücadeleni en güzel yol hangisi ise onunla yap!” ve “Dinde zorlama yoktur” ayetleri İslam’ın başka din, mezhep ve anlayışlara sahip olan insanlara bakış açısını ortaya koyar. İslam herkesi inanç ve fikrinde serbest bırakır. Müslüman devletlerin idaresi altındaki gayrimüslimlerin huzurlu bir hayat sürmeleri ve inançlarına göre ibadetlerine devam edebilmeleri ancak İslam’ın bu hoşgörü anlayışıyla mümkün olmuştur. Bu İslami anlayışı Osmanlı Devleti de uygulanmış ve yüzyıllar boyunca Osmanlı bayrağı altında, çeşitli din ve sosyal gruplar yan yana yaşamışlardır.

Osmanlıların ülkeyi adaletli ve hoşgörülü bir şekilde yönetmeleri, özü itibariyle Allah-u Teala’nın Kur’ân-ı Kerim’deki emirlerine dayanır: “Allah size, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adalete uygun hüküm vermenizi emreder. Allah bununla, size ne de güzel öğüt veriyor! Şüphe yok ki Allah Semî ve Basîr’dir.” (Nisa Suresi, 58)

Fatih Sultan Mehmet, 1453’te İstanbul’u fethettiğinde üç ayrı milletle karşılaşmıştır: Ortodoks Kilisesi’ne bağlı Rumlar, Gregoryen Kilisesi’ne bağlı Ermeniler ve Yahudiler. Fatih, fetihten hemen sonra buradaki milletlere “Galata Ahitnâmesi” ile kendi dillerini kullanma ve kendi dillerinde eğitim görme, dinlerini ve inançlarını serbestçe yaşama, kendi kültür ve geleneklerini yaşama ve tarihî varlıklarını huzur ve güven içinde sürdürebilme gibi haklar vermiştir. Ayasofya dışında da hiçbir ibadethaneye dokunmamıştır.

Fatih, Bosna’yı fethettiği zamansa yine aynı şekilde bölge halkına dinî hürriyet tanımış, can ve mal güvenliklerini temin etmiştir. Fatih’in buradaki Lâtin papazlarına gönderdiği bir fermanda bölge halkına tanınan mal ve can güvenliği, dinî özgürlük ve sağlanan hürriyet ortamı açıkça ifade edilmiştir:
“Ben ki Sultan Mehmed Hânım!
Dünyaya ilân ediyorum ki, bu padişah fermanı verilen Fransiskenler himayem altındadır ve emrediyorum; hiç kimse ne bu adı geçen insanları ve ne de onların kiliselerini rahatsız etmesin ve zarar vermesin. İmparatorluğumda huzur içinde yaşasınlar. Ve bu göçmen durumuna düşen insanlar hür ve emniyet içinde yaşasınlar. İmparatorluğumdaki bütün memleketlere bütünü dönüp korkusuzca kendi manastırlarına yerleşsinler. Ne padişahlık eşrafından, ne vezirlerden veya memurlardan, ne hizmetkârlarımdan ve ne de imparatorluk vatandaşlarından hiç kimse bu insanların onurunu kırmayacak ve onlara zarar vermeyecektir. Hiç kimse bu insanların hayatlarına, mallarına ve kiliselerine saldırmasın, hor görmesin veya tehlikeye atmasın. Hattâ bu insanlar başka ülkelerden devletime birisini getirirse, onlar da aynı haklara sahiptir.

Bu padişah fermanını ilân ederek burada, yerlerin ve göklerin yaratıcısı ve efendisi Allah, Allah’ın büyük elçisi aziz Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) ve 124 bin peygamber ile kuşandığım kılıç adına yemin ediyorum ki, emrime uyarak bana sâdık kaldıkları sürece tebaamdan hiç kimse bu fermanda yazanların aksini yapmayacaktır. Böyle bilesiniz… 29 Mayıs 1463”

Fatih’in fermanlarında ve ahitnamelerinde de görülebileceği gibi Osmanlı İmparatorluğu’nda yeni fethedilen yerlerdeki zimmîlerin zorla Müslümanlaştırılması olmamıştır. Hiç kimse kendi rızası olmadan Müslüman yapılmamış ve bu yönde baskıya maruz bırakılmamıştır. Bununla birlikte kendi rızasıyla Müslüman olan birinin önüne de hiçbir engel çıkarılmamıştır.

Osmanlı devletindeki gayrimüslimler, diğer alanlarda kendilerine tanınan ayrıcalıklara ve soysa-ekonomik statüye uygun olarak kendi dini kuruluşları, hastaneleri ve darülacezelerin yanında okullarını da kurmuşlar ve eğitimlerini dini ve kültürel teşkilatlarına bağlı olarak, kendi dillerinde devlet denetimi olmadan sürdürmüşlerdir. Gayrimüslim milletler, mabetlerini nasıl kendileri idare ediyorlarsa, mekteplerini de kendi cemaat teşkilatları vasıtasıyla kurup işletmişlerdir. Her cemaatin kilise, havra ve benzeri mabetlerin yanında bunlara bağlı birer mektebi olmuştur. Her kilise ruhani reislerin denetimi ve gözetimi altında gerçek bir eğitim kurumu halinde hizmet görmüştür.

Biraz da Gayrimüslim milletlerin ve Müslim halkın gündelik hayatlarındaki farklara ve gündelik ilişkilerine de değinirsek, giyim kuşamlarından evlerinin renklerine kadar bazı temel farklılıklar olmuştur. Örneğin; Gayrimüslimler giysilerinde Müslümanların kutsal saydıkları yeşil rengi asla kullanamamışlardır. Bazı dönemlerde Müslim ve Gayrimüslimlerin birbirinden ayırt edilmesi zorlaşınca bir takım önlemler alınmıştır. III. Murat döneminde iki grup birbiriyle ayırt edilemeyecek hale gelince çıkarılan bir fermanla bazı yasaklar getirilmiştir. Türk evleri sarı ya da kırmızı, Rum evleri koyu kurşuni, Yahudi evleri mor olacaktır. Müslümanların kavukları ve ayakkabıları sarı, Yahudilerinki mavi olacaktır. Ayrıca gayrimüslimlere sarık yasaklanmış, hamamda ayrı peştamal kullanma zorunluluğu getirilmiştir. İstanbul’da ki gayrimüslimlerin ata binmeleri yasaklanmış, atlas elbise, samur kürk giymeleri, kadınların da ferace ve yaşmak takmaları yasaklanmıştır. 1724’te çıkarılan bir fermanda ise Gayrimüslimlerin, Müslimlerden daha yüksek ev yapamayacağı ve pencerelerinin Müslüman evlerine bakamayacağı belirtilmiştir. Tabii ki bütün bu emirler tam anlamı ile hiçbir zaman uygulanamamıştır.

Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşayan Müslim ve Gayrimüslimlerin ilişkileri oldukça iyi olmuştur. Birbirleri ile ticaret yapmışlar ve komşuluk ilişkileri kurmuşlardır. Hatta Paskalya bayramında Hıristiyanlar, Müslüman komşularına Paskalya çöreği ikram eder, Müslümanlar da komşuluk hakkı olduğu için bunu kabul etmişlerdir. Bu ikramın alınmasını da Ebu Suud Efendi fetva vererek onaylamıştır.

Çok fazla görülmese de bu iki grup arasında belli kurallar dâhilinde evlilik bağı da kurulduğu olmuştur. Müslüman bir erkek gayrimüslim bir kadın ile evlenebilmekte ama Müslüman kadının böyle bir hakkı bulunmamıştır.

 



 

İlgili Yazılar