Osmanlı’da Komşuluk

Dünyadaki bütün toplumlarda, toplu yaşamanın tabiî bir sonucu ve gereği olarak bir arada yaşayan insanlar arasında bazı hak ve görevler ortaya çıkmış olup, bu sorumluluklar genellikle kanunlar hâlinde de düzenlenmiştir. Bizde ise bu hak ve görevlere insanî unsurlar da ilâve edilmiş ve zaman zaman kanunların da üzerinde uygulamaları ihtiva eden bir “Komşuluk kültürü” ortaya çıkmıştır. Bu komşuluk kültürünün oluşmasında en önemli iki unsurdan birisi din ve onun en önemli unsurlarından olan ahlâk, diğeri ise örf, âdet ve geleneklerimizdir. Dinî kaynaklarda komşuluk hukukunun önemini vurgulayan pek çok hüküm, emir ve yasak vardır. Hz. Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) “Cebrail aleyhisselâm komşu hakkında öyle ısrarla tavsiyede bulundu ki, komşuyu komşuya varis kılacak zannettim” (Buharî, “Edeb”, 28; Müslim, “Birr ve Sıla”, 140) mealindeki hadis-i şerifi komşuluk ilişkilerine dinimizin ne derece önem verdiğini anlatmaya yetmektedir. Örf ve adetlerimizde komşuluk hukuku ise; kısa, öz fakat en iyi şekilde atasözlerinde ifade edilmişlerdir: “Ev alma komşu al”; “Komşu komşunun külüne muhtaçtır”; “Komşunun köpeği komşuya havlamaz” ve daha onlarcası. Ayrıca ahlâk kitaplarında da bu husus oldukça geniş şekilde işlenerek, insanların uygulamalarda bunlara riayet etmeleri sağlanmaya çalışılmıştır.
Komşuluk denilince, bu hususla ilgili olarak “Osmanlı” örneğine hususi olarak bakmak ve oradaki uygulamaları görmek gerekir. Çünkü Osmanlı altı asır boyunca, kitaplardaki teorik pek çok şeyin uygulamaya geçirilmesi ve bir model oluşturması açısından tarihte özel bir yere sahiptir:

Osmanlıdaki “Komşuluk” konusunun iki ayrı özelliği bulunmaktadır: Birincisi idarî yönü, ikincisi ise insanî yönü.

Osmanlı Devleti, halkı yönetmek, asayişi temin etmek ve vatandaşları arasındaki münasebetlerin sağlıklı bir şekilde yürümesini sağlamak maksadıyla birtakım idarî ve hukukî düzenlemeler yapmıştır. Bu düzenlemeler “Kanunnameler”le de yazılı hâle getirilerek görevlilere ve halka duyurulmuştur. Bunlara göre, aynı mahalle veya köyde oturan komşular, orada meydana gelen ve herkesin emniyetini ilgilendiren bazı kamu olaylarından hep birlikte sorumludurlar. Mahalle veya köyde meydana gelen öldürme, hırsızlık gibi hadiselerin eğer suçlusu bilinmiyorsa veya bulunamıyorsa ceza bütün komşulara paylaştırılır. Bununla ilgili kanunname maddesi aynen şöyledir: “Eğer mahalle veya köy içinde adam ölse veya kervan basılıp hasaret olsa veya köy arasında uğruluk (hırsızlık) ve haramilik olsa elbette hırsızı bulduralar. Ve müttehem (zanlı) kimseler var ise teftiş edeler ve dahi tazmin ettireler. Eğer müttehem yok ise ehl-i mahalleye ve köy halkına tazmin ettireler”. Yavuz Sultan Selim devrinde bu kanunlar biraz daha ağırlaştırılmıştır. Buna göre fail-i meçhul bir cinayetin kan parası (diyet) veya hırsızlıkta çalınan malların parası diğer yakın komşulara ödettiriliyordu. İlk bakışta mantığa biraz ters gibi görünse de bu kanunlar ile Osmanlı, asayiş ve huzurun korunması sorumluluğuna toplumu da ortak ederek bir otokontrol sistemi kurmanın yanında, halkın suçluyu saklamasının da önüne geçerek güvenlik güçlerine yardımcı olmalarını sağlamıştır.

Sadece asayiş konularında değil, zina, fuhuş, tâciz, sarkıntılık gibi ahlâki hususlarda da durum aynıdır. Bu gibi olaylarda da mahallenin ahlâki düzeni için suçlu veya zanlıları güvenlik kuvvetlerine bildirmek herkese düşen bir görev olarak görülmüştür. Böyle bir ihbar üzerine görevliler gerekli soruşturmayı hemen başlatırlardı. Fakat asılsız ihbar ve isnadlar, bu defa komşusuna haksız yere iftira kabul edildiği için ihbar edenin cezalandırılmasını gerektirirdi.
Osmanlıdaki bu uygulamanın adı “kefalet sistemi”dir. Buna göre, mahalle veya köydeki bütün komşular, toplumu ilgilendiren asayiş konularında birbirlerine “kefil” yapılmışlardır. Böylece kötülükleri önleme ve caydırıcı olma amaçlanmıştır. Hukuki soruşturmalarda ve mahkemelerdeki sorgulamalarda da kefillik çok önemlidir. Hakkında şikayet bulunup da aleyhinde kesin delil veya şahit bulunmayan zanlıların durumu mahkemece veya ilgililerce komşularına sorulur; eğer onlar “biz yapmadığına kefiliz” derlerse bu suçsuzluğun ispatlanması için hemen hemen yeterlidir. Fakat komşularınca hakkında “iyi adam/kadın değildir, kefil dahi olmayız” denilen kimseleri hukuk da suçlu görmekte veya en azından görevlilerce sıkı takibe alınmaktadır. Bu kefillik esnasında, zanlının dinin emir ve yasaklarına uyup-uymadığının referans olarak verilmesi de oldukça dikkat çekicidir. Lehteki ifadelerde “müstakim, dindar ve iyi kimsedir”, aleyhteki ifadelerde ise “iyi adam dahi diyemeyiz” denilmektedir. Bu ifadeler Osmanlı toplumunun, dini tam olarak yaşamanın insanları kötülükleri işlemekten uzak tutan veya tutması gereken en önemli unsur olduğuna inandığını göstermektedir.

Osmanlıdaki bu “resmi” katkılı komşuluk hayatındaki oto kontrol sadece asayiş konularında değil, yardımlaşma, birbirini gözetme gibi hayır konularında da uygulanmaktadır. Bunun için de her mahallede bir “Avarız vakfı” kurulmuştur. Kurucuları ve yöneticileri o mahalle halkından olan ve devlet tarafından teftiş edilen bu vakfa yine mahalleli aynî ve nakdî yardım, bağış ve hibelerde bulunur. Bu şekilde oluşan vakıf sermayesinden, yine o mahalledeki fakir ve hasta komşulara yardım edilir, iş kurmak isteyip de ekonomik gücü yeterli olmayanlara borç veya kredi verilir, evlenmeyi düşünüp de maddi durumu elverişsiz olanlar evlendirilir, fakirlerin cenaze masrafları karşılanır, mahalleye yeni taşınan kimselere yerleşebilmeleri için yardımda bulunulur, memleketine gidecek olanlara ihtiyaçları olan yol parası verilir, bir sebeple vergisini ödeyemeyenlerin de vergileri buradan karşılanırdı. Ayrıca bütün komşuların istifadesi için olan su yolları, cami, mescit, mektep yaptırılması veya bunların onarılması da bu vakıfça gerçekleştirilir. Böylece komşular arasında oluşturulan bu ortak fon ile kolektif bir şuur içerisinde yardımlaşmaları ve birbirlerini gözetmeleri sağlanmış olmaktadır.
Bunlardan başka, komşu haklarıyla ilgili diğer bazı kanuni düzenlemeler de yapılmıştır. Meselâ, bir kimse komşusunun evinin önünü kapatacak şekilde ev yapması veya komşunun – duvarları hayli yüksek olan – avlusunun içini görecek yükseklikte bina inşa etmesi kanunen yasaktır.

Komşuluk ilişkilerindeki insanî özellik ise, tamamen âdet, gelenek ve teamüllere dayalı yaşayan bir kültürdür. Bu komşuluk kültürü temelde, doğumdan ölüme kadar iyi ve kötü günlerde sevinç ve kederi paylaşmaya ve yardımlaşmaya dayanmaktadır. Bir kadın doğum yaptığında komşuları hemen anne ve çocuğu için yiyecek-içecek bir şeyler götürerek ziyarete giderler. Daha sonra ise çocuğun ihtiyacı olan giyecek eşyaları veya aileye maddi destek sağlayacak hediyeler götürülür. Çocuğun sünnet ve düğününde de aynı şeyler tekrarlanır. Düğün sahibi de komşularına yemekler ikram eder. Yine ev veya benzeri bir mülk alan kimseye komşular bir hediye ile hayırlı olsun demeye giderler. Hastalık veya ölüm zamanlarında da komşuluğun gerekleri yapılır. Hasta muhakkak ziyaret edilip ona moral verilir. Ölüm hâlinde ise cenaze evine baş sağlığına ve yardıma ilk önce komşular gelir. Cenaze kefenlenip de evden ayrılacağı zaman komşularından haklarını helal etmeleri istenir, daha sonra camiye götürülür. Burada cenaze namazını kılmak ve mezarlığa kadar götürüp defnetmek en son komşuluk görevidir. Zekât, sadaka ve fitre gibi dini menşeli maddi yardımlar yapılırken de ihtiyaç sahibi komşular öncelikle gözetilir.

Osmanlı kapılarının tokmakları bile başlı başına bir kültürdür ve Osmanlı insanının sosyal hayata bakışının bir simgesidir. Osmanlı insanı hayata “helâl” ve “haram” perspektifinden bakardı. Kapı tokmakları bile bu hassasiyeti yansıtırdı. İç içe, ya da üst üste bindirilen tokmaklardan biri kalın, diğeri ince ses çıkarırdı. Erkek konuklar kalın ses çıkaran kapı tokmağını, kadın konuklar ise ince seslisini kullanırlar, böylece ev sahipleri kapıdaki misafirin kimliği hakkında bilgi sahibi olur ve ona göre karşılarlardı.

Dış kapı dış avluya, iç kapı iç avluya açılırdı. Avlular çocuklarla kadınların “özgürlük alanı”nı oluştururdu. Çocuklar avlularda hoplayıp zıplayarak enerji tüketirken, kadınlar güller, çiçekler ve meyve ağaçları arasında dolma doldurur, sarma sarar, sohbet eder, onlar da kendi açılarından hayatın stresinden arınırlardı.

Bazı avluların bir kenarında pekmez yapılan şırahane, kilim, bez dokuma atölyeleri yer alırdı. Başka bir köşede ocak, çamaşır taşı, dibek taşı, fırın, çeşme veyahut kuyu vardı. Avlu yeteri kadar genişse bir köşesi sebze bahçesine dönüştürülür, ailenin sebze ve meyve ihtiyacı karşılanırdı. Genişçe bahçeleri olan aileler ürettikleri sebze ve meyveleri komşularıyla da paylaşır, bir ki: bir kısmı da muhtaçlara ulaştırılırdı.

Osmanlı avluları o derece etkileyiciydi. Kadınların günlerinin neredeyse tamamı avlularda geçerdi. Ekmek yaparlar, hamur açarlar, sebze yetiştirirler, artan zamanlarında ise komşularla buluşup hem elişi yapar, hem de konuşup rahatlarlardı.

Osmanlıdaki bu komşuluk kültürü, onun ortaya koyduğu “insanî” medeniyetin sadece bir kısmıdır. Dünyada daha önce yaşamış veya hâlen yaşamakta olan pek çok millet, kendilerine has bir düşünce, anlayış ve hayat tarzını yansıtan birer medeniyet tesis etmişlerdir. Mısır medeniyeti, Mezopotomya medeniyeti, Batı medeniyeti, Hıristiyan medeniyeti gibi isimlerle tarihe mal olmuş bu medeniyetlerle Osmanlı medeniyetinin temelde önemli bir farklılığı vardır. Diğer medeniyetlerde genellikle insanların zengin, güçlü veya soylu olan azınlık kesimi medeniyetin nimetlerinden faydalanmış, onlar için saraylar, tiyatrolar, arena gibi eğlence yerleri, heykeller yapılmıştır. Bugün müzeler bu tür medeniyet eserleri ile doludur. Osmanlı ise belli gurupların faydalanabileceği eserler yapmak yerine herkesin istifade edebileceği hanlar, hamamlar, aşhaneler, külliyeler, zaviyeler inşa etmiştir. Ayrıca kurduğu vakıflar, müesseseler de bütün toplumun hizmetinde olmuştur. Bütün bunlarda temel düşünce insana hizmetti. Komşuluk sistem ve kültürü de bu medeniyetin sadece küçük bir parçasıdır ve onda da temel esas insaniyettir, en büyük insaniyet olan İslâmiyettir. Ancak bu köklerden uzaklaşmanın ve kendimize yabancılaşmanın getirdiği olumsuzluklar neticesinde maalesef bu gibi değerler kaybolup gitmektedir.



 

İlgili Yazılar